Şizofreni

Şizofreni Ve Sebepleri

ŞİZOFRENİ ve SEBEPLERİ
Şizofreni kronik özellikleri olan, beceri kaybına yol açan, dünya nüfusunun önemli bir bölümünü etkileyen bir hastalıktır. Kişinin kendisini, çevresini, ailesini etkilemektedir. Genellikle ergenlik döneminin sonlarında ya da genç erişkinlik döneminde görülen, çeşitli derecelerde ve biçimlerde duygu, düşünce ve davranış bozuklukları, gerçeklerden uzaklaşma ile karakterize bir psikotik bozukluktur. Şizofreninin neden olduğuna dair kesin bir bilgi yoktur. Farklı etkenler üzerinde durulmaktadır. Şizofreninin etkenlerini kesin olarak ortaya koyabilmek tedavi açısından önemli bir aşama sağlayacaktır. Mesela şizofreni geninin bulunması, yeni doğan çocukların hastalıkla karşılaşma risklerini belirleme ve gereken önlemleri alma açısından çok önemlidir. Çünkü ailesinde şizofreni hastası olan kişilerde yüzde yüz şizofreni hastalığı gelişmez. Genetikle birlikte çevresel faktörler, hayat olayları, aile durumu, sosyo-ekonomik şartlar ve viral enfeksiyonlar gibi etkenler hastalığın ortaya çıkışını tetiklemektedir. Bu neden karmaşası kesin tedavinin geliştirilebilmesini geciktirmektedir.

Şizofreni hastalığının sebepleri 3 ana grupta toplanmaktadır: biyolojik, psikolojik ve sosyal sebepler.
Biyolojik Sebepler
Şizofrenide en önemli sebep olarak gösterilen genetik, üzerinde çokça çalışılmakta olan bir alandır. Bir çalışmada 8. kromozomda bulunan Nöregülin-1 adlı bir genin şizofreniyle yakın ilişkisi olduğu bulunmuştur ve bu gen şizofreni için büyük bir risk faktörü olarak belirlenmiştir. Nöregülin eksikliğinin Nerülin-1 adlı bir maddeyle tedavi edilebileceği üzerinde durulmaktadır. Özellikle akut şizofrenik psikoz tablolarındabu maddenin etkinliği üzerinde durulmaktadır.

İngiliz anne ve kız kardeşler üzerinde yapılan bir araştırmada 14. kromozom üzerinde bir gende bozukluk keşfedilmiştir. Bu bozuk gen beyin gelişimine ve fonksiyonlarına etki eden benzer gen ailesinin bir üyesidir. Bu gruptaki genler davranış, bellek ve gündüz-gece döngüsünü regüle eden alanlarla ilgili genlerdir. Şizofreni araştırmaları, halüsinasyon ve hezeyan üreten genleri araştırmaktadırlar.

Alman bir hasta grubunda yapılan bir gen araştırmasında GRM3 adlı bir genin şizofreniyle anlamlı bir şekilde ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Bu genin prefrontal ve hipokampal bölgenin fizyolojisini, kognisyonunu etkilediği, glutamat işleyişini bozarak şizofreni için risk teşkil ettiği düşünülmektedir.

1990-92 Yıllarında Samsun Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi' nde tedavi edilen ve DSM-III-R kriterlerine göre tanı konulan toplam 238 hastada genetik değerlendirme yapılan bir araştırmada şizofreninin katılımla ilişkisi araştırılmıştır. X-kromatin, 238 hastadan 188 erkekte negatif, 50 kadında %25 oranında pozitif olarak görülmüştür. Bu verilerden hareketle kadınlara oranla erkeklerde ve ailesinde şizofreni hastası olan grupta, şizofreninin daha sıklıkla görüldüğü tespit edilmiştir. Ayrıca şizofreni kalıtımının sadece bir gene değil de birçok genetik faktöre (multifaktörliyel polijenik katılım) bağlı olduğu sonucuna varılmıştır.

Son yıllarda halüsinasyon ve hezeyan üreten genleri araştıran çalışmalar da yapılmaktadır.
Genetik geçişin etkisi büyüktür ancak tek başına belirleyici değildir. Şizofreninin genetik olduğu hastalığın birinci derece akrabalarda daha sık görülmesinden sonra fark edilmiştir. İstatistiklere göre şizofreni genel nüfusun on binde 85 ile 100’ inde görülmektedir. Ancak 3 kuşak boyunca incelenen bazı ailelerde bu oranın daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Eğer ebeveyn veya büyük ebeveyn şizofreni geçirmişse, oran yüzde 4–10 arasında değişmektedir. Yani dede, nine ya da anne babadan biri hastaysa çocuklarda görülme riski 4 ile 10 kat artmaktadır.

İskandinavya ülkelerinde yapılan ikiz çalışmalarında, ki bu ülkelerde şizofreni sıklığı çok yüksektir, tek yumurta ikizlerden biri şizofreniye yakalanırsa diğerinin de hayatının bir döneminde şizofreni geçirme ihtimalinin % 35 olduğu bulunmuştur. Demek ki tek yumurta ikizlerinden biri hastalanınca diğerinin hastalanma riski 40 kat artmaktadır.

Şizofreni Genine Sahip Herkes Hastalanmamaktadır

Öte yandan dikkati çeken diğer bir husus da hastalanmama oranının % 65 olduğudur. Çift yumurta ikizlerindeyse hastalanma oranı % 10 ile 15 olarak saptanmıştır. Tek yumurta ikizleri genetik olarak tıpa tıp aynıdırlar. Böyle bir durumda ikizlerden biri hastalandığında diğerinin de % yüz hastalanması beklenirdi. Bunun böyle olmaması, yani tek yumurta ikizlerinden biri hastalandığında diğerinin % 65 hastalanmama şansının olması, şizofreni hastalığının gelişmesinde genetik dışı faktörlerin de çok etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Yani şizofreni genine sahip herkes hastalanmamaktadır. Bu geni harekete geçirecek dış faktörler de gerekmektedir.

Şizofreniye sebep olan dış faktörleri belirlemek ve genetikle aile çevresinin etkilerini ayırt edebilmek için ‘evlat edinme’ çalışmaları yapılmıştır. Şizofreni hastası anne babaların çocukları, sağlıklı bir aile tarafından evlat edinilip büyütülse bile, yüksek bir şizofreni riski ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Buna karşın anne veya babası şizofreni hastası olmayan bir çocuk, şizofreni hastası bir aile tarafından evlatlık edinildiğinde evlatlık çocukta şizofreni riski artmamaktadır. Bundan da şu ortaya çıkmaktadır: Genetik hastalığın ortaya çıkışını tek başına belirlememektedir, ama en önemli etken olmaktadır. Şizofreni hastalarının birinci derece akrabalarında şüpheci, kuşkucu ve doğaüstü varlıklarla aşırı uğraşan kişilikler daha sık gözlenmektedir. Bu çalışmalar da genetik yatkınlığı destekleyen çalışmalardır.
Beynin olgunlaşması erken erişkinlik dönemlerine kadar devam eder. Beyin kabuğundaki hücreler arasında dallanmalar, sinir ağlarının oluşması, bunların kontrolü, düzenlenmesi ve yanlış olanların düzeltilmesi gibi işlemler genetik kontrol altındadır. Yani beyinde oluşacak sinir ağları genetik faktörlere bağlıdır. Şizofreni hastalığı sıklıkla ergenlik ve erken erişkinlik çağlarında ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu dönemlerde beynin gelişim süreçleri devam etmektedir. Gelişim sürecinde olan bir yapı her zaman risk altındadır. Bu durumda etkinlik kazanan genetik faktörler beyindeki sinir ağlarının yanlış organize olmasına ve şizofreniye yatkın bir durumun gelişmesine sebep olmaktadır.

Viral Sebepler
Virüs gibi mikroplar hücrenin içine girip genetik şifreyi değiştirebilmektedirler. Genlerin yapısına girerek ya da beynin hızlı gelişim evrelerinde beyin hücrelerini etkileyerek şizofreniye yol açabildikleri iddia edilmektedir. Nitekim kış mevsiminde doğum yapan annelerin çocuklarında şizofreni hastalığı daha sık görülmektedir. Buna kışın viral enfeksiyonların daha sık olması sebep gösterilmektedir. Anne karnındayken ya da doğumdan hemen sonraki dönemde beyin henüz genetik kontrol altındadır. İşte bu dönemde beyin gelişimini olumsuz etkileyen viral enfeksiyonlar şizofreniye sebep olabilmektedirler. Yine aynı dönemde virüslerle birlikte zehirlenmeler ve doğum esnasında bebeğin oksijensiz kalması gibi etkenler de riski arttırmaktadırlar. Nitekim bu kişilerde fizik görünüm anormallikleri, düşük kulak, gözlerin birbirinden aşırı derecede ayrık olması, el ve ayak kıvrımlarındaki farklılıklar gibi anormallikler sağlıklı bireylere göre daha fazla bulunmuştur. Dolayısıyla hamilelikte geçirilen viral enfeksiyonlar genetik yapıyı ve sinirsel ağ oluşumunu bozulmakta, yanlış bir kodlama sonucunda şizofreniye yatkınlığı artırmaktadır.

Psikolojik Faktörler
Bazen psikolojik problemler beynin fonksiyonların değişmesine sebep olabilmektedirler. Çünkü stres bazı biyokimyasal bozuklukları tetiklemektedir. Genetik olarak şizofreni riskine sahip olan kişilerde, kötü hayat şartları, güvensiz ortamlar, sosyal destek yoksunlukları, sürekli tehdit durumları biyolojik değişimi tetiklemektedirler. Sonuçta genetik zemin üzerinde gelişen biyolojik bozukluklar hastalığa yol açabilmektedirler. Ancak şunu unutmamak gerekir:
Şizofreninin ortaya çıkması için tek başına ne biyolojik faktörler, ne genetik faktörler ne de sosyal faktörler yeterli olabilmektedir.

Şizofreni hastalığı birçok etkenin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Bu konuda Robert Cancuro adlı araştırmacı şöyle söylemektedir: “Nasıl bir yavruyu oluşturmak için sperm veya yumurta gerekirse, şizofreni için de psikolojik, çevresel ve genetik faktörler gerekir. Birkaç faktör bir araya gelmelidir.”
Psikolojik etkenlerin en önemlisi, çocukluk dönemindeki yaşantılar ve aile yapısıdır.

Özellikle annenin yaklaşımı ve tutumu en önemli psikolojik faktör olarak ortaya çıkmaktadır.
Endişe verici, düşmanlık dolu, ilgisiz, olumsuz duygulara sahip, diğer insanlarla görüşmelerde şüphe verici, kuşku uyandırıcı, düşmanlık oluşturucu anneler önemli bir psikolojik risk faktörüdürler. Ancak babanın ya da büyüdüğü çevrenin de birebir payı olduğu kabul edilmektedir. 

Sosyo Kültürel Faktörler
Sosyo kültürel faktörler, şizofreninin ortaya çıkmasını engellemeye çalışan uzmanları yakından ilgilendirmektedir. Genetik yatkınlığın % 100 etkin olmadığı bir yerde, psikolojik ve sosyal faktörlerin hastalığa etkisi ortadadır. Bu faktörlerin belirlenmesi, hastalığın önlenmesi ve tedavisi açısından önem arz etmektedir. Bunların hastalık ortaya çıkmadan önce bilinmesi çok önemlidir. Eğer bu faktörler hastalık öncesinde tespit edilebilirse büyük bir çoğunluğun tedavisi mümkün olabilecektir.
Sefalet, sürgün, sosyal baskı, göç, bir azınlık üyesi olmak, kötü yerlerde yaşamak, insanın yaşam kalitesinin düşmesine sebep olmaktadır. Böyle olumsuz sosyal ortamlarda, kişilerin çocuklarını yetiştirebilmesi, iyi bir anne-baba modeli olmasını zorlaşmaktadır.

Kentleşme şizofreniye yakalanma riskini arttırmaktadır.
Kırsal kesimlerde kişiden beklenenler kent ortamına göre daha düşüktür. Hayat dek düzedir, hızlı değişimler yoktur. Yaz aylarında ve kış aylarında nelerin yapılacağı aşağı yukarı bellidir. Bu durum köy ortamını az stresli bir hale getirmektedir. Bu muhtemelen şizofreni hastalığından korumaktadır.

Şizofreninin Değişik Tipleri

Paranoid Tip
Şizofreninin en sık görülen tipidir. Diğer tip şizofreniler daha çok ergenlikte görülürken paranoid tip 30–40 yaşlarında görülür. Bu tip şizofrenide bilişsel yıkım nispeten daha azdır ve hastaların zekâları büyük ölçüde korunmuştur. En önemli belirti şüpheciliktir. Olayları ve nesneleri kendilerini küçük düşürecek şekilde yanlış yorumlarlar. Dış dünyayı algılama ve yorumlama bozulmuştur. Her şeyi bir tehdit olarak algılamaya başlar. Kendisine kötülük yapılacağı düşünceleri ve işitme halüsinasyonları ön plandadır. Hasta çevreyi temel ihtiyaçlarına karşılık verecek şekilde yeniden yorumlamaktadır. Şüphecilik gitgide insanların ona karşı komplo kurdukları düşüncesine dönüşmektedir. Kötülük görme, büyüklük, kuruntu hezeyanları veya değiştirildiği, suçlandığı, etkilendiği, hipnotize edildiği, telepatik olarak kontrol edildiği, zehirlendiği, deneylerin kurbanı olduğu şeklinde düşünceleri olabilir.
Hezeyanlar genellikle sistematiktir. Yani hastalar hezeyanlarının gerçek olduğunu ispat etmek için deliller ortaya sürerler, iyi kötü bir mantıkla açıklamaya çalışırlar. Başlarına gelenlerin sıklıkla felsefi, dini veya ideolojik sebeplerle olduğunu iddia ederler. Bunun herhangi bir mantık kurgusunun olmadığı, dağınık, sistemsiz ve ‘bizar’ diye nitelendirilen acayip, tuhaf karakterli hezeyanlar da görülebilmektedir.

Hebefrenik Tip (Dezorganize Tip)
Hastalar ilgisiz ve dağınıktırlar. Duygu ve düşüncelerinde, konuşmalarında bir kopukluk ve donukluk söz konusudur. Endişelidirler. Ara sıra esprili veya komik tavırları dikkat çeker, şaklabanlık yapabilirler, uygunsuz durumlarda gülümseyebilirler. Sorulan bir soruya anlamsız bir şekilde gülerek cevap verebilirler. Hebefrenik hastaların bazen mantıklı düşünebildikleri, karşısındakileri şaşırtabilecek şekilde normal konuştukları görülebilir, ancak çoğunlukla tutarsız ve karışık düşünceler içindedirler. Paranoid tipteki gibi hezeyani düşünceler bir felsefi veya dini sistematik içinde ortaya çıkmaz. Bağlantıları yoktur. Mantıksız ve saçmadır. Gerçekten iyice uzaklaşmıştır. Hasta paranoid hastalar gibi fikirlerini kanıtlamaya çalışmaz. Kendini diğerlerinin saldırılarına karşı koruma ihtiyacında değildir. Paranoid hastalar gibi kötülük gördüklerine inanabilirler, ama buna pek fazla aldırmazlar. Büyüklük hezeyanları paranoid tipten daha sıktır.

Vücutlarının zarar gördüğü veya yıkıldığıyla ilgili hezeyanlar ve hipokondriyak uğraşlar sıklıkla görülür. Hastalar beyninin eridiğini, kalbinin yer değiştirdiğini düşünebilirler.

Katatonik Tip
Katatonik tip şizofreni son yıllarda geliştirilen başarılı ilaçlar sayesinde artık pek görülmemektedir. Bir huzursuzluk ve amaçsız davranışlarla giden heyecan döneminden sonra hastalar yavaşlar, gitgide pasifleşirler, geri çekilirler ve neredeyse tamamen hareketsiz hale gelirler. Birisi onu bezlemek, yatağına yatırmak veya fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için kıpırdatana kadar saatlerce hatta günlerce heykele benzer pozisyonda kalabilirler. Bu duruma ‘Katatonik Stupor’ veya ‘Katalepsi’ adı verilir. Hastalar dünyadan tamamen kopmuş gibidirler. En kötü veya en şaşılacak haberleri, mesela çok yakın birinin aniden öldüğünü duyduklarında bile gözünü kırpmaz, tepki vermezler. Yapılan gözlem ve araştırmalar bu tür hastaların içlerinde patlamaya hazır bir duygu volkanın olduğunu, o dönemde kendilerine söylenenlere karşı ilgisiz kalmadıklarını ve duygusuz bir yüz ifadesini korumalarına rağmen katatonik epizodun sonunda duyduklarının çoğunu doğru olarak tekrar edebildiklerini göstermiştir. Yani katatonik dönemde dünya ile ilişkileri olduğu halde küçük bir davranışla da olsa karşılık veremedikleri ortaya çıkmıştır.
‘Komut Otomatizması’ yani başkalarının söylediklerine kayıtsız şartsız boyun eğme sıklıkla görülen bir bulgudur. Hastalar çok itaatkâr ve uyumludurlar. Başkasının emirlerini dinlerler. Söylenen her şeyi yerine getirirler. Hatta hekimin vücuduna verdiği tuhaf bir pozisyonu bile saatlerce muhafaza edebilirler. Mesela hekim elini yukarı kaldırsa kaldırdığı pozisyonda tutarlar, muayene masasına başı boşlukta kalacak bir şekilde yatırılsa başları düşmeden saatlerce kalabilirler. Bu bulguya “balmumu esnekliği” adı verilir. Bazen de itaatkârlığa ters düşen davranışlar gösterirler. Bu duruma “negativizm” adı verilir. Hastalar istenenin tam tersini yaparlar. Örneğin dilini göstermesi istendiğinde ağzını sıkıca kapatır veya yüzünü başka tarafa çevirir. Gözlerini açması istense göz kapaklarını iyice kapatır, hatta hekim açmak istese direnir. Sağa git denilse sola gider, ayakta durması istendiğinde sürünme pozisyonuna geçebilir.  Negativizmin bir diğer şekli de 'rijidite'dir. Hekim hastanın katılığını çözmeye çalıştığında hasta pozisyonunu dirençli bir şekilde devam ettirir.  

Hareketler çoğunlukla rutin ve stereotipiktir. Yani amaçsız ve düşüncesizce tekrarlanan hareketler biçimindedir. Mesela çevresindekilere aldırış etmeden tekrarlayıcı bir şekilde soyunup giyinebilirler, kapıya gidip gelme, yerinde sayma veya aynı doğrultuda yürüme şeklinde hareket edebilirler. Bazen karşısındakinin hareketlerini (ekopraksi), bazen papağan gibi söylenenleri (ekolali), bazen de yüz hareketlerini (ekomimi) taklit ederler. Zaman zaman da ‘grimas’ ve ‘manyerizm’ denilen tuhaf, komik, kontrolsüz ve acayip yüz mimikleri gözlenebilir.
Hastalarda düşüncede ve konuşma içeriğinde ileri derecede fakirleşme söz konusudur. Buna ‘aloji’ ad verilir. Sorulan sorulara çok kısa veya "evet", "hayır" şeklinde veya hiç alakası olmayan bir şekilde cevap verirler.

Rezidüel Tip (Tortu Şizofreni)
Bu hastalar geçmişlerinde en az bir şizofreni atağı geçirirler ancak sonradan bu bulgulardan hiç birini göstermezler. Yani hastalık gelmiş ve bir miktar tortu bırakarak gerilemiştir. Bu tortu genellikle olağandışı algılar, acayip inanışlar, hafif duygusal küntlük, durgunluk, yavaşlık, göz temasında azalma, sosyal performansta ve özbakımda azalma gibi hafif negatif belirtiler şeklindedir. Çoğu ya bu hafif şekliyle kalarak kronikleşir ya da tamamıyla iyileşir.

Basit Tip
Rezidüel şizofreniden hayatlarının hiçbir döneminde tipik şizofrenik belirtilerin gözlenmemesiyle ayırt edilir. Bu yüzden hastalığın ne zaman başladığı kestirilemez. Diğer tiplerin aksine sinsice ve yavaşça gelişir. Ani veya dramatik bir şekilde ortaya çıkmaz. Ancak problemler çoğunlukla ergenlikten önce başlar. Bu problemlerin ne olduğu kesin olarak belli değildir. Pasiftirler, hırsları kalmamıştır, yaşamayı can sıkıcı olarak algılarlar ve vurdumduymazdırlar. Bu sebeplerden duygusal ve entelektüel açıdan gelişemezler. Buna rağmen pek üretken bir şekilde olmasa da desteklendikleri ortamlarda işlevselliklerini sürdürebilirler. Okul veya işle ilgili sorunları olabilir; heyecanlı ve cazip görülen şeylerden uzak durmayı tercih ederler.

Şizofrenide Dil Ve Konuşma Bozuklukları
Şizofreni hastalığının belki de en önemli özelliği düşünce süreçlerinin ve muhakeme yeteneğinin bozulmasıdır. Kişiliğin bütünlüğünü sağlayan biyolojik mekanizmalar vardır. Bunu beynin ön bölgesi ve bazı alanlardaki sinirsel iletişim ağları sağlamaktadır. Eğer bu ‘nöronal ağ’da bir bozulma ve bilgi işlem sürecinde bir aksaklık olursa duygu, düşünce ve davranışlardaki bütünlük ortadan kalkmaktadır. Sonuçta disosiyasyon yani bütünün parçalarının çözülmesi dediğimiz durum ortaya çıkmaktadır. Bu durumda zihinsel süreçler adeta birbirinden bağımsız olarak çalışmaktadır. Algılama, değerlendirme, muhakeme etme ve davranışa dökme süreci bu belirlenen disiplin içinde işleyememektedir.

Şizofrenideki bu çözülmenin belirtileri başlıca üç grupta toplanmaktadır:

  1. Ambivalans (ikili duygulanım)

  2. Otizm, yabancılaşma, acayipleşme

  3. ‘İnkoherans’ (bağlantısızlık)

Ambivalans duyguların birbirine zıt iki istikamette olma halidir. Bir manada tutarsız davranma şeklidir. Şizofrenide çok sık görülen bir durumdur. İsteme-istememe, sevgi-nefret, onaylama-reddetme gibi çift değerlikli duyguların bir arada olmasını ifade etmektedir. Bu ikili duygulanım şizofreni hastasının hedefe yönelik bir eyleme geçmesini engellemektedir. Şizofrenideki ambivalans bilinçli sorgulama ve farkındalık içermemektedir. Sonuçta kişi iradesinin dışında ve tuhaf birtakım davranışlar sergilemektedir ki buna da ambitandans adı verilmektedir. Bir hasta annesini çok sevdiğini söylüyor, ama yanına geldiğinde tokatlayıp saldırıyordu. Bir başka hasta kapıyı açmaya yöneliyor, ama sonra vazgeçip geri dönüyor, bu hareketi defalarca yapıyordu. Sağlıklı insanlarda da bu tür ikilemler görülebilmektedir. Hatta aynı şahsa karşı sevgi, nefret, ilgisizlik duyguları gelişebilmektedir. Burada sonucu etkileyen o şahsa ait somut ve anlamlı sebeplerin olmasıdır. Ancak bu ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, kişinin diğer ruhsal faaliyetleriyle bir harmoni ve uyumluluk göstermektedir. Şizofrenide ise herhangi bir sebep ve ruhsal uyum söz konusu olmamaktadır.

Yabancılaşma ve Acayipleşme
Yabancılaşma ve acayipleşme şizofrenik çözülmenin önemli ikinci bulgusudur. Birçok bulgunun altında bu yabancılaşma süreci yatmaktadır. Kişi mantıksız, akılsız, tutarsız, kararsız, garip ve tuhaf görünür. Yabancılaşmanın özellikle beynin ön bölgesinin işlevselliğinin bozulmasına bağlı geliştiği düşünülmektedir. Bu durum şizofreni hastasının her davranışında, her hareketinde ve konuşmasında dikkati çeker. Bütün düşünceler ve dürtüler adeta deforme olmuştur, bozulmuştur. Arkadaşlarına, akrabalarına, hatta anne babalarına karşı yabancılık çekmektedirler. Buna muhakeme etme ve değerlendirme kusuru eklenince yanlış inançlar ortaya çıkmaktadır. Bu yabancılık bir zaman sonra hastanın içe kapanmasına, yalnız kalmasına ve çevreyle irtibatının kopmasına sebep olmaktadır. Anne baba çocuklarını anlayamamaya başlar. Arkadaşları, çevresi onu tuhaflaşmış görürler. Adeta acayipleşmiş, konuşulamaz ve anlaşılamaz hale gelmiştir. Belki saatlerce konuşur, ama siz onun dünyasına bir türlü giremezsiniz. Hastalığın yarattığı ve dış gerçekten uzak bir dünyaya sıkı sıkıya bağlanmıştır. Dış dünyaya kapalı bir duruma gelmiştir. Gerçekle bağı kopmuştur. İşte bu duruma ‘otizm’ adı verilmektedir. Otizm kişinin gitgide çevreye olan uyumunu bozmakta ve bir uyum sorunu ön plana çıkmaktadır.

Dikkatin ve zihin melekelerinin bir noktaya toplanabilmesi, konsantrasyon kabiliyeti ve bir dereceye kadar hafıza fonksiyonu şizofreninin daha başlangıcında bozulabilmektedir. Bu çağrışımlardaki gevşemenin sonucu olup bir çözülme belirtisidir. Etkense şizofreninin daha gizli dönemlerinde ortaya çıkan sözel akıcılık, algılama, dikkat, işlek bellek ve bilgi işlem süreç bozukluklarıdır. Kişi dış dünyadan gelen uyarılara bir türlü konsantre olamaz, verileri bir araya getiremez ve çok yavaş işleyen zihinsel faaliyet duygu ve düşüncelerin birbirinden kopmasına sebep olmaktadır. Bu durumda ortaya çıkan tabloya da bağlantısızlık anlamında ‘inkoherans’ adı verilmektedir. ‘İnkoherans’ şizofreninin majör bulgularından biridir. ‘inkoherans’ sonucu düşüncelerde dağınıklık, çağrışımlarda gevşeklik, uygunsuz duygulanım gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır.

Şizofreninin Tedavisi

Şizofreni tedavisi iki bölümden oluşmaktadır:

  1. Biyolojik Tedaviler

    1. İlaç tedavisi: Akut dönemde ilaç tedavisi, İdame ilaç tedavisi

    2. Elektroşok

    3. TMU

  2. Psikososyal Tedaviler

Şizofrenide İlaç Tedavisi

Şizofreni hastalığında kullanılan birkaç grup ilaç vardır. Bunların başında “nöroleptik” adı verilen ilaçlar gelmektedir. Bu ilaçlar şizofreniye sebep olan dopaminin etkinliğini azaltarak etki göstermektedirler. Beynin frontal bölge dediğimiz ön bölgesindeki dopamin eksikliği içe kapanma, duygularda küntleşme, düşüncede yoksullaşma ve çevreye ilginin azalmasıyla giden “negatif belirtili şizofreni” tablosuna sebep olmaktadır.  Bununla birlikte diğer beyin bölgelerinde dopamin etkinliğinin artması tuhaf düşüncelere, halüsinasyon, hezeyan ve davranış bozukluklarına sebep olmaktadır. Buna da “pozitif belirtili şizofreni” adı verilmektedir.

Tedavide her alanın etkinliğini düzenleyecek ilaçların kullanılması gerekmektedir. Çok önceleri sadece beynin bütün alanlarında dopaminin etkinliğini azaltan ilaçlar vardır. Bu ilaçlar hala kullanılmakta olup, pozitif belirtilerde etkili olmakta, ancak "Parkinson" benzeri hareket bozukluğuna da sebep olmaktadırlar. En son çıkan ilaçlar hem beynin ön bölgesindeki etkinliği artırmakta, hem şizofreninin fırtınalı tablosuna sebep olan bozukluğu düzeltmekte, hem de parkinson ile ilgili bölgelerde bozulma yapmamaktadır. Yani etkililik oranları yüksek, yan etki oranları düşüktür. ‘Atipik şizofreni ilaçları’ veya ‘Yeni Kuşak Şizofreni İlaçları’ denilen bu ilaçlar şizofreni tedavisinde bir çığır açmıştır ve bu sayede yüz güldürücü sonuçlar elde edilmiştir.

Şizofrenide Elektro Şok Tedavisi (EKT)
Elektro Şok Hastalar İçin Bir Şans Ve Psikiyatrlar İçin Güvenilir Bir Tedavi Yöntemidir
Elektro şok tedavisi aslında psikiyatri tarihindeki en meşhur tedavilerdendir. İsminde “şok” kelimesi geçtiği için, beyinde kalıcı bir hasar oluşturduğuna inanılmaktadır. Oysa elektro şok hastalar için bir şans ve psikiyatrlar için güvenilir bir tedavi yöntemidir. Etkinliği kanıtlanmıştır ve yan etki bakımından daha masumdur. Zor zamanlarda imdada yetişen, hastanın kısa zamanda kontrol altına alınmasını sağlayan, yaşlılarda, hamile kadınlarda bile güvenilir bir şekilde uygulanabilen bir yöntemdir. Bununla ilgili yapılan çalışmalarda, hastalığı yeni başlayan hastalara yapılan “elektroşok” tedavisinin en az şizofreni ilaçları kadar etkili olduğu ve bu dönemde psikoterapiden daha yararlı olduğu ortaya konmuştur. Elektro şok tedavisinin şizofreni ilaçlarından çok daha etkili olduğunu ortaya koyan araştırma sonuçları da söz konusudur. Özellikle yeni başlamış ya da şizofreninin aktif döneminde, şiddetli bir tablo söz konusu olduğunda elektro şok tedavisi tablonun kontrol altına alınması ve hastanın bir an önce iyileşmesi konusunda çok üstün bulunmuştur.

Elektro şok tedavisinin tek bir yan etkisi vardır o da geçici unutkanlıktır. Bu unutkanlık hafif düzeydedir. Hasta her şeyi unutmamaktadır. Sadece hastane döneminde yaşadığı ufak tefek olayları ve detayları hatırlayamamaktadır. Bu da iki üç ay içerisinde geçmektedir.

Şizofrenide Psikososyal Tedaviler
Önceden şizofreni hastalarına psikoterapi uygulanamayacağı gibi bir düşünce hakimdi. Şizofreni hastalarının terapiden faydalanamayacağı, hatta zarar görebileceği ve ilaç kullanmalarının yeterli olacağı gibi bir inanış söz konusuydu. Son yıllardaki araştırma sonuçlarından önceki döneme aitti bu düşünceler. Şizofreni konusunda yeterince bilgi olmamasından dolayı terapiye önem verilmiyordu. Ancak daha sonra ilaç tedavisine ilave psikoterapi uygulamalarının tedavi başarısını artırdığı tespit edilmiştir.

Bunun üzerine birçok psikososyal program geliştirilmiş ve uygulanmaya başlanmıştır. Bu programlar tedavi değerinin yanında birçok tehlikeyi sezme ve giderme konusunda da etkili olmuştur.

Hastalara uygulanan terapiler iki gruptur:

  1. Bireysel Psikoterapiler

    1. Psikanaliz ve Psikodinamik Terapiler

    2. Destekleyici Psikoterapiler

    3. Bilişsel-Davranışçı Terapiler

    4. İçgörü Yönelimli Terapiler

  2. Grup Psikoterapisi

 

1. Bireysel Psikoterapiler
a. Psikanaliz ve Psikodinamik Psikoterapiler
Psikodinamik terapi hastanın geçmiş ve şu anki hayatında yer etmiş belirgin olaylara ve ruhsal iç görüye odaklanan bir terapi yöntemidir. Destekleyici terapiyse ilaca uyum ve tedaviyi sürdürme gibi konularda danışmanlığın ve pratik önerilerin ön planda olduğu bir terapidir.

Yapılan araştırmalar psikanalitik ve psikodinamik psikoterapilerin ilaç tedavisinden üstün olmadığını ortaya koymuştur. Hatta bu terapi yönteminin şizofreni hastalarına zararlı olabileceği yönünde araştırma sonuçları da mevcuttur. Son yıllardaki eğilim de bu yöndedir. Psikanalizde kişinin çocukluğundan itibaren bütün hayatı analiz edilir ve çocukluğunda yaşadığı travmalar tespit edilir ve bunların sebep olduğu çatışmalar çözümlenmeye çalışılır.
Psikodinamik terapilerde kişi geçmişte yaşadığı hatalarla ve kötü olaylarla yüzleştirilir. Bu çok uyarıcı olan, müdahale edici olan, sonucunda aşırı gerginlik yapan psikanalitik terapinin şizofreni hastalarında yıkıcı ve kötü sonuçlara sebep olabileceği bildirilmiştir. Sonuçta kişi gerçeği değerlendirme ve soyutlama yeteneğini tekrar kazanmadıkça bu tür terapilerden uzak durulması tavsiye edilmektedir.

b. Destekleyici Psikoterapiler
Kişiyi cesaretlendirmeye, moralize etmeye, günlük hayatla ilgili alanlara sevk etmeye yönelik girişimleri içerir. Hastaların ailelerinin, arkadaşlarının, psikiyatrik rehabilitasyon barınma programındaki ekiplerin verdikleri destek, bir manada destekleyici terapiye benzetilmektedir. Destekleyici terapide ‘burada ve şimdi’ duygusu esastır. Sorunu hemen burada masaya yatıracağız ve pratik çözümler üreteceğiz mantığı hâkimdir. Hasta ve terapist arasında çok samimi bir iletişim oluşur. Bu bir güven ortamı oluşmasına katkıda bulunur. Hastanın hastalığıyla ilgili açıklamaların yapılması, güvence verilmesi, yol gösterilmesi de destekleyici terapinin bir unsurudur.

c. Bilişsel-Davranışçı Terapiler
Bu terapinin kaygı bozuklukları ve depresyonda etkin olduğu bilinmektedir. Bu etkisinden dolayı şizofrenide de etkili olabileceği düşünülmüş, son 10-15 yılda yapılan araştırmalar uygulamaya alınmıştır.

Biliş kişinin hayatındaki nesneleri, kişileri, yaşantıları algılamasını ifade eden bir terimdir. Algılama bir bilişsel fonksiyondur. Şizofreni hastalarında algılama bozulmuştur. İşte bu bozulmuş algılama sonrasında oluşan yanlış inançlar ve yorumlar bilişsel terapilerin hedef noktasıdır.

İlk dönemde terapist yaşanan şikayetleri ortaya koyup, nasıl bir yol izleyeceğini hastaya ve yakınlarına anlatır. Hasta ve yakınlarıyla işbirliğini garantiye aldıktan sonra ilk etapta uyumu engelleyen kaygı ve depresyona odaklanır. Onu düzelttikten sonra şizofreni bulgularına yönelir. Mesela işitme halüsinasyonların kökeni ve doğası hakkındaki inanışları analiz eder. Seslerin günlüklerini tutmak, ses geldiğinde dikkati başka alana dağıtmak, sesleri ve sebeplerini yeniden anlamlandırmak gibi başa çıkma yöntemlerini öğretir.

Bilişsel davranışçı terapilerde, bir bilişsel algıyı değiştirebilmeniz için uzun bir süre üzerinde çalışmanız gerekir. Bu da ortalama 6-9 aydır. İlaçla belli bir düzeye geldikten sonra terapilerin devreye sokulması daha etkili olmaktadır. Hekim önce kendi üzerine düşeni yapmalı, ondan sonra hastadan beklemelidir. Önce hastanın beynindeki biyolojik denge ilaçla sağlanmalı, kaygıları giderilmeli, hastanın söylenenleri doğru idrak edebilecek ve kabullenebilecek duruma gelmesinden sonra terapötik taleplere geçilebilir.

d. İç görü Yönelimli Terapiler
İç görü kişinin hasta olduğunu kabul etmesi, yaşadığı durumun hastalıktan olduğunu bilmesi, tedavi olması gerektiğine inanması halidir. Tedaviye uyumu güçlendiren bir yaklaşımdır. Bu tarz yaklaşımda hastanın iç görüsünü artırmaya yönelik çalışmalar yapılmaktadır.

2. Grup Psikoterapisi
Grup terapileri, 8-10 kişiden oluşan hasta gruplarıyla birçok farklı alanda çalışmayı amaçlayan girişimlerdir. Hastaların bilgi ve sosyal beceri seviyesini yükselten önemli bir yaklaşımdır. Destekleyici, hastalık eğitimine odaklı, bilişsel davranışçı yönelimli şeklinde üç çeşit uygulama söz konudur.

a. Destekleyici Grup Terapileri
Destekleyici grup terapileri daha çok ayakta tedavi edilen hastalarla yapılan bir terapi yöntemidir. Hastalar için sorunlarını ve duygularını paylaşabilecekleri, kaynaşabilecekleri, aidiyet duygusu yaşayabilecekleri ve karşılıklı destek ilişkileri içerisinde olabilecekleri bir terapi atmosferi oluşturulur. Burada hasta tartışmaya yönlendirilir. Terapist empati kurar, sıcak davranır ve açık uçlu sorular sorar. Amaç kişisel hedeflerin belirlenmesi ve zorlukları aşmak için çözüm önerisi sunmaktır.

b. Hastalık Eğitimine Odaklı Terapi
Hastalara şizofreni ve tedavi konusunda eğitim verilen ortamlardır. Hastalığın nasıl geliştiği, sebepleri, tedavi süreci, tekrar ettiği zaman ki bulgular hakkında genel bilgiler verilir. Küçük gruplar halinde yapılır. Sosyal faaliyet havasında geçtiği için şizofreni hastalarının hoşuna gider ve pek çok ihtiyacı karşılar.

c. Bilişsel Davranışçı Yönelimli Grup Terapileri
Bilişsel davranışçı yönelimli grup terapileri, özellikle hezeyan ve halüsinasyon gören hastalara yöneliktir. İşitme halüsinasyonları konusunda grup üyelerinin neler işittikleri, bunlarla nasıl başa çıktıkları, halüsinasyon modelleri ve kişisel deneyimlerin paylaşılması hedeflenir. Bir insanın farkına varamadığı bir durumu başka birisi fark edebilir. Zaten grup olmanın anlamı da budur. Oluşan sinerji sayesinde daha çok deneyim kazanma şansı elde edilmektedir.

d. Ergoterapiler
Yeniden şekillendirme, meslek terapisi, psikolojik testler, eğitimsel testler, rehabilitasyon eğitimi, danışmanlık, özel eğitim hizmetleri, psikiyatrik hemşire bakımı, davranış düzeltme terapisi, faaliyet, dans, müzik, sanat terapileri, ilaç tedavisi, fiziksel terapiler, tıbbı ve diş bakımı, servis hizmetleri, günlük-gecelik hastane hizmetleri hastane hizmetleri arasında sayılan etkinliklerdir.